Tarla Faresi İle Şehir Faresi


Buyurun oturun, çayınızı veya kahvenizi alıp arkanıza yaslanın. Bugün size çocukluğunuzda çok duyduğunuz bir masalın modern versiyonunu anlatacağım. Bunun ne kadar masal ne kadar gerçek olduğuna ise siz karar vereceksiniz.

Masal bu ya, zamanın birinde iki fare kardeşten birisi Anadolu’nun şirin ve yeşil bir ilçesindeki tarlaya, diğeri de İstanbul’un modern semtlerinden birindeki gökdelene yuva yapmış. Bir gün şehir faresi tarlada yaşayan kardeşini ziyaret etmeye karar vermiş. Ceviz kabuğundan ama yeni model bir cevizin kabuğundan arabasına ailesiyle binip kardeşinin yuvasına konuk olmuş.

Tarla faresi yaşadığı tarlanın en güzel, en organik, en taze meyve-sebzelerinden getirip misafirlerine ikram etmiş. Birlikte yemişler, içmişler, uyumuşlar sonra da vedalaşmışlar.

Giderken şehir faresi “bir gün bize de bekleriz, bak sizin de ceviz kabuğundan arabanız var, atlayıp gelin, yoksa darılırım” demiş. Kardeşi şehrin gürültüsünü sevmediği için gönülsüz bir şekilde “tamam” demiş ama hiç mi hiç gidesi yokmuş.

Günler günleri kovalamış, bir gün tarla faresiyle eşinin canı sıkılmış. “Acaba şehirdeki akrabaları ziyarete mi gitsek?” diyerek ani bir kararla gitmeye karar vermişler. Yola çıkmadan önce şehirdeki akrabalarını arayıp haber vermişler ama akrabaları bir bir sıralamış;

-Aman bu saatte çıkmayın, akşam trafiğine yakalanırsınız.

-Aman o yoldan gelmeyin, orası paralıdır.

-Aman o köprüyü değil şu köprüyü kullanın.

Daha yola çıkmadan bu kadar uyarı alan tarla faresi ailesinin hevesleri bir miktar kaçmış ama yine de yola çıkmışlar. Allah’ın hikmeti, yapılan tüm uyarılara rağmen trafiğe yakalanmışlar. O da yetmezmiş gibi şehrin içinde defalarca yollarını kaybedip birkaç da kaza atlatmasınlar mı?

Tarla faresi ailesinin iyiden iyiye keyfi kaçmış. Onların yaşadığı yerde bu kadar araba, bu kadar ışık, bu kadar yol, bu kadar gürültü yokmuş ki!

Saatler sonra güç bela kardeşinin yaşadığı gökdeleni bulup misafir olmuşlar. Ertesi gün gezmeye çıktıklarında ise birkaç tuhaf hayvan üstlerine arabasını sürmüş, birkaç değişik canlı da camdan kafalarını çıkarıp küfretmişler. Sağ salim tekrar gökdelene döndüklerinde tarla faresinin ağzı açık kalmış. Çünkü bu şehirde hayatta kalmak tamamen şans eseriymiş.

Akşam olunca karınlarını doyurup sohbet etmeye başlamışlar ama şehir faresi hep yeni bir gökdelene taşınmaktan, fiyatların pahalılığından, kazanacağı paralardan bahsediyormuş. Oysa ki tarla faresi ona güneşin dağlar arkasından doğuşunu, çiçek açan ağaçları ve komşularıyla yaşadıkları neşeli olayları anlatmak istiyormuş. Şehir faresinin birkaç komşu dışında hiç kimseyle görüşmediğini, tanışmadığını, konuşmadığını da öğrenince tarla faresi ne diyeceğini bilememiş.

Öyle ya, zor gününde yanında olacak, neşeli gününde sevincini paylaşacak, canın sıkılınca kapısını çalabileceğin kimseler olmadan bu hayat çekilir miydi hiç?

İkinci gün tarla faresi ailesi evlerine dönmek için müsaade istemiş. Şehir faresi ailesi ise “yine bekleriz” demişler. Ama onlar “yok kardeşim yok, kimsenin korkusu olmadan dolaşılan tarlaları, yemyeşil toprağı ve doğan güneşi görmek istersen sen bize gel, ben burada yapamam, hadi bana eyvallah” diyerek ceviz kabuğundan arabasına atlayıp evinin yolunu tutmuş.

 

Bu yazımı beğendiyseniz bir önceki Son Mektup başlıklı yazıma da göz atabilirsiniz.

Editör

2012 yılında atıldığı blog macerasında her geçen yıl daha iyiyi hedefleyen yazar; öğretmenlik ve babalık konularında da kendini geliştirmektedir. Bu aralar yazarlık damarı da kabarmış olup ilk kitabı için ter dökmektedir.

Bunları da sevebilirsin

Son Mektup

Dilenci

Martı ile Buzdağı

2 yorum

  • Hatice
    1 Temmuz 2018 de 20:35

    Hayatın en içinden, en gerçek yerinden olmuş.
    Tarla faresi ne şanslı ki,
    özüne dönebilme lüksü var. Ve belki de elinde ki lerin kıymetini daha iyi anlama fırsatı.
    Herkes yaşadığı yeri kendisi cennete çevirir. Ve herkes kendi cennetinin efendisi dir.
    Kaleminize sağlık.

  • seninlekazanalim
    3 Temmuz 2018 de 18:03

    sevdiğim masallardan birisi küçüklüğümü hatırladım teşekkürler

BİR YORUM BIRAKIN

2012 yılında atıldığı blog macerasında her geçen yıl daha iyiyi hedefleyen yazar; öğretmenlik ve babalık konularında da kendini geliştirmektedir. Bu aralar yazarlık damarı da kabarmış olup ilk kitabı için ter dökmektedir.

Sponsorlu İçerik

Abone Ol!

Diğer 454 aboneye katılın